Yahoo / Seçki
 
 
 
 
 
 

teknosufi

Hilmi Yavuz , Enis Batur ve diğerleri
Hilmi Yavuz , Enis Batur,Atilla İlhan Şiirler'ini hep severek okudum,herbiri farklı bir tad bırakır dilimde,yüreğimde.
Ben üçünü de severim,onlar ise sanki paylaşılmayacak Sultan Hazinesi gibi duran "dostluğu" hiç denemediler.
hiç sevmezler "öteki'yi" !
irfan külyutmaz üç-dört kişiye karşı tüm külleri altüst eder sanki: Enis Batur , Atilla İlhan,Orhan Pamuk,ilhan Selçuk.
Atilla İlhan ise tüm sevimliliğiyle herkesi kılıçtan geçirdi bir süre önce !bundan Orhan Pamuk,Hilmi Yavuz ve Enis Batur,hatta Melih Cevdet bile nasibini fazlasıyla aldı:
ona göre Hilmi Yavuz "Divan edebiyatını bir Süs öğesi" olarak kullanıyor şiirlerinde,Hilmi Yavuz'a gelince: "artık Atilla İlhan onu ilgilendirmiyor".
Attila İlhan'nın Orhan Pamuk’hakkındaki saptaması: ‘‘...Orhan Pamuk; şimdi patinaj yapıyor. Ne yapacağını bilmiyor. Artık bu ‘pazar’a çalışmıyor, ‘Batı pazarına’ çalışıyor, Salman Rüşdi olacak.’’.Atilla İlhan açısından süre giden kavganın tüm detayları :Zeynep Aliye’nin hazırladığı “Mavi Adam-Attila İlhan’la Söyleşiler kitabında sıralanır.bu işte ne hikmet varsa bir-bilenler kalemlerini sanki ortalığı toz-duman etmek için kullanıyorlar,bu yaptıklarıyla hizmetine Amade ve tercih ettikleri o yazarlarda kocaman yaralar açtıklarının pek farkında değiller,bu zincire eklenen son halkalardan birisi Hilmi Yavuz için uğur Soldan tarafından kaleme alınan:"Şiirin Aynasındaki Simurg"kitabıdır.(kimi bölümleri elbet).
Benim naçiz zihnimin tıkandığı nokta şu ki tüm bu olup bitenler neden Şiir üzerinden yapılmıyor ,
bir eleştiri ,ekarte etmek söz konusuysa neden Şiir ve Kitaplar er-meydanına sürülmüyor?
Hilimi Bey (irfan külyutmaz) Enis Batur'u hep cehaletle suçladı, o ise "Hilmi Yavuz bana aşık " olduğu için bunları yazıyor dedi !
yıllar önce Uludağ Üniversitesinde bir konferans verildi,konferansın konusu Enis Batur'un Opera Şiir kitabıydı.
Prof. Dr. Mustafa Durak kendi öznel görüşünü aktararak :Enis Batur ve Hilmi Yavuz şiirlerinin kendisi için özel bir anlam taşıdığınıdan uzun uzun söz etti,
o an fark ettim ki, aynı dertten müzderip bir tek ben değilim, her ikisini seven ,okuyan başkaları da aynı düşüncedeler.
bu değerli iki üretken şair işi o noktaya taşıdılar ki, pek çok "mehfil'de" şiirleri,ürünleri değil ,kuru gürültü,patırtıları duyulur oldu.neresinden bakarsanız bakın sıkıntılı bir durum.yapılan tartışmalar teorik bir zeminde yapılmıyor, şiir masaya yatırlımıyor, geçmişte ve yer yer bazı "durum" ve "konumlara" işaret ederek,hep o meçhule atıfda bulunmuşlar,bulunuyorlar.
Armağan'nın Hilmi Yavuz hakkındaki görüşüne elbet ki katılıyorum:..."Kanatları Batı felsefesine de, Doğu hikmetine de alabildiğine açık bir”bakış kuşu” o. Şeyh Galib de, Nietzsche de, Edward Said de, Kemal Tahir de, Nazım Hikmet de, Asaf Halet Çelebi de, Gazali de, Grunebaum da, İtalo Calvino da, Fuzuli ve Sümbül Sinan da onun, söylemekten hoşlandığı tabirle, miras olarak “temellük” ettiği engin dünyanın sınırlarından ayarttığı nöbetçiler. Onların ve daha nicelerinin tuttuğu fenerle yıllar yılı kültürün ve hakikatin atlasında tadımlık yolculuklara çıkarttı okuyucusunu Hilmi Yavuz...."
Attila İlhanı sevmeme rağmen onun Örneğin Hilmi Yavuz ve Enis Batur hakkındaki görüşlerine katılmam pek mümkün değil, biraz acelece ve sathi bir dalış yapılmış.
Hilmi Yavuz Divan edebiyatını bir Süs olarak asla kullanmadı,o bir mirası taşıyor omuzlarında."Bedrettin üzerine" Şiirleri,"Gizemli Şiirleri";"Ayna Şiirleri","Gülün ustası yoktur","Erguvan Şiirler","Çöl Şiirleri" Kitaplarını ; ...ve hepisini dikkatlice okuduğunuzda Divan geleneğinin Akar Sularının bir Süs olarak kullanan Şair değil,Ruhunuzun derinliğine sefer eden bir sefir olduğunu kavrarsınız ! Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya hangi dili kullandıysa Hilmi Yavuz ve Enis Batur da o dili kullandı, o nehirden beslendiler hep ,Fark dil kodlarında, Hilmi bey eski türkçenin siyah nadide inci tanelerini seviyor, rengi bundandır.
birşey dikkatimi çekti bütün bu boş kavgalarda Enis Beu hep sessiz kaldı, ortalığı bulandırmadı , bir Enis Batur klasiği :).
Ve çok doğaldır ki Enis Batur ve Hilmi Yavuz arasında başgösteren o bilinmeyen ,anlamdırılamayan yangının sebebi bir tek sözcüktür:"Vehdeti Vucut" !
ben yıllardır devam eden bu " Anlamsız" yangından sadece onların Şiirlerini kurtarabildim,her yangının ilk kurtarılacakları gibi .
okur soruyor:"ne zaman dinecek "bu Tufan !
...
"ne zaman dinecek, ne zaman bu taflan, bu taflan?
ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam bir 'hiçlik tadı' ve ağzından
yıldızlar uçuran ergin,
yeşil ve yabanıl bir yaz gecesi gibisin
yüzünde yolların gülüşü
ve yaz göğüne ilişkin
bir esenlik üretiyorsun
geçip giden fırtınalardan
ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam
aşkların büyük yarlarıyla
kuşatılmış görüyorum kendimi
safran
ve ezilmiş yazlardan
bakışlarının kıyısız
açıklarına
gurbet ve cevahir taşıyan
bir gülüş söylencesi
geçer bir yazdan ötekine derin anlatılardan ...." Hilmi Yavuz.(Taflan Şiirinden bir bölüm).
50 yılını kesintisiz Şiir'e veren değerli bir Şarimizin "deruni" bakışı kimi yerlerde onun adına veya direkt onun kaleminden aks ettirerek yapılan çıkışlar olmamalı,
onun"deruni"(içten bakış) liğini ben şiirlerinde aramayı tercih ediyorum.Şiir'i neyse kişiliği o (OLMALI) benim için, onun içindir ki "Şiirin Aynasındaki Simurg" Adlı yapıtın tekrar tekrar, ısıtılarak önümüze isyancı ahçılar gibi servis yaptığı "beyhude" , "haki olmayan" , ve hoş(boş)seda yankılarını kitaba almak,yer vermek onun 50 yılını doldurmuyor,çok üzülerek söylüyorum."Uğur Soldan" edebiyat Arenasının öteki "Siyah Nağme" okuyucuları gibi böyle vahim bir hatayı yapmamalıydı.Hilmi Yavuzun "hiç +anlık" kızgınlığına denk gelen eleşitiri değil, vurkaç söylemleri Ece Ayhan,Enis Batur, ilhan Selçuk,Orhan Pamuk yapıtları,Ürettiklereiyle bire+bir karşılaşmayı gerektirirdi( ki böyle bir yüzleşmeyi ben en azından okumadım,görmedim,cahilim ne yapiyim? varsa hazm edeceğim bir ürün, çoktan razıyım), yapılanlar tümden hatalı,tümden BATIL.

Gidenlerin yanıt hakkı olmadığı gibi( Ece Ayhan, Melih Cedvdet,Can Yücel,...)onlara yanıtsız sille'ler atmanın anlamı ne ey tayfey-e ediban? keyfimce yazıyorum,öyleyse haklıyım demeniz akla ziyandır.Can Yücel'in sesini ben duyuyorum şimdi-ya siz?
Bundan Sonra,onların bu "beyhude" seferberlikleri umur-i aliyemde değil, naçiz Sufi der ki: bu yapılanlar sadece şiir'e(şiirinize) halel veriyor,ilk elden !
Şiir diyor
vur topuklarını yere
aç kollarını
dön
dön
dön.

Sufi.

Hamiş: burjuva "iş ademlerimiz" Servet derdine düçar, Siyaset-zedelerimiz kudret+iktidar peşindeler,
Sanatçılar halaaa Şöhreti kovalıyorlar,ara+sıra birbirlerini kovalar gibi ,
Alimler Deruni Hikmet derdinden yakınıyorlar,
Sufiler?
Aşk-ı mesken tutanlar?
onlar Vecd ,Şevk,Şimdiyi yaşamak isterler sadece.

hamiş 2: Picus dergisine selamlar,kazımayın kabuksuz yaraları :LÜTFEN.
hamiş son:)):zeliha hanım dördüncü bölümü ,hatta 10.bölümü de kalın ve yazın der bu eski dostunuz. Argos dil konusunda biraz pinpiriklidir:))) eminim ki o Aadolunun kübra köşesinden yazan nine mektubuna takmıştır:)).sayenizde uzun zamandan sonra küçük bir tebessüm'ü hak ettim.siz ki üreten,yazan bir yüreksiniz,biraz daha sabırlı ve hoşgörü şemsiyemizi geniş açmalıyız. Borges Defteri'nin bir benzerini ben görmedim ,güzel ve verimli bir paylaşım var , javid'in dediği gibi : burada herkes sözünü söylüyor ,usulca aradan çekiliyor.bu düzey ve samimiyet korunmalı."Çokişi"tuttum ustat, ama o senin icadın, türkçeyi sonradan sök,gel bize "Çokiş" de ,haksızlık bu :).S.O

hakkikurtulus

Anımsamayanlar ya da henüz okumamışlar için bir not:

Bir "roman denemesi" değil de, bir "roman" olan Kravat'ın 151. sayfasında romanın Ercü ile birlikte en önemli "karakteri" olan EA Galatasaray'da EB ile görüşür. Aktarıyorum:

Akşamüstü, ucu ucuna yetiştim randevuya. Enis Batur kravatsızdı, yakasız bir gömlek giymişti. Kibar, yardımsever, soğuk bir adam. Hızla anlattım derdimi ona, kravatla ilgili Edebiyat, Sanat alanından işime yarayabilecek örnekler, ipuçları bulurum umuduyla kendisini rahatsız ettiğini söyledim. Konu onu bayağı sardı ama, haklı olarak, "keşke görüşme öncesinde haberim olmuş olsaydı" dedi: "Biraz bakınırdım, şimdi aklıma ne gelirse onu söyleyeceğim, tabiî aklıma işe yarar bir şey gelirse".

Allah için geldi de. Bir düğmeye basıyor sanki, iç ekranında yavaş yavaş birşeyler görmeye başlıyor. Byron'dan başladı, çağdaşlara geldi: Oscar Wilde'ın, Eliot'ın, Valéry'nin, Yahya Kemal'in şık kravatçılar olduğunu söyledi. Proust'u da ekledi onlara. Bir ara "gariptir" dedi, Venedik'te Ölüm'de Aschenbach'ın kırmızı kravatı olduğunu anımsıyorum, demek bir biçimde etkilemiş beni bu; bir de, Perec'in Şeyler'inin Jerôme'u kravatlarını Old England'dan alır, unutmadım, çünkü ben de kravat alırım oradan."

Sordum; ipekle sentetiği bir tuttuğunu ve ikisini de sevmediğini belirtti, keten ve yün kravat alırmış hep; belli bir tercihiniz var mı sorusuna da, "düz ve çizgili kravatlar" dedi: "İrlandalıları, bir de Breuer'lerinkileri severim".

Sonra aradığını bulmuş edâsıyla atıldı: "Kravatın edebiyattaki en önemli rolü Genet'nin Çiçeklerin Meryemi'ndedir" dedi: "Orada, kurbanı ihtiyarın boynunu sıkan kravatından esinlenerek onu kravatıyla boğan genç serserinin mahkûm edildiği celsenin dökümünü Genet'nin kaleminden okumalısınız: Benim anlatmamla olmaz".

Birden içtiğim kahve boğazıma dizliyor sandım, tane tane.

Kalkma vakti de gelmişti. Lâf ola beri gele, hani şık filan olur diye sordum, sormaz olaymışım:
"Sizin için kravat herşeyden önce nedir?"
Kısa bir süre durdu ve noktayı koydu:
"Son derece zor bir düğüm yapma sanatı".
Teşekkür edip çıkarken, "Mustafa'ya selâmlarımı iletin" dedi.
Kafamı altüst ettiğinin farkında değildi.?

Roman açısından belirleyici bir niteliğe sahip olan bu parça EB'nin "gerçekte varolan üzerinden kurgulama" yönündeki eğilimini kanıtlar nitelikte. Buna benzer bir sahne de Acı Bilgi'de Anna Karina'nın yanına yaklaşamayan, Paris'te yaşayan, "filim" hastası için de geçerliydi.

"Kendinle karşılaşma" olarak vaftiz edebileceğimiz durum sinemasal olarak Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri'nde ilk olarak görülmüştür. O çok bilindik, had safhada melankolik sahnede Victor Sjöstrom'un canlandırdığı profesör Isak Borg mutlu bir pazar günü kır evinde yenen yemekteki gençlik hâline döner, orada kendisini izler. Bu anlamda yukarıdaki parça hiç şüphesiz Bergmanesk tınılar taşıyor.

"Gerçekte varolan üzerinden kurgulama"ya geri dönersek, "bir roman denemesi" olarak Elma'nın da tam da bu tercih üzerinden yazıldığını görürüz. Halil Bey, Dosteyevski, Gustave Courbet hepsi yaşamış, yaşanmışlığın parçaları olmuşlardır. EB'nin yaptığı yaşanmışlıkları (vécu) ve yaşanmamışlıkları imgelendirip, oluşturduğu "yazboz" parçalarını birleştirerek ortaya bunlardan oluşan bir yaşanabilir(miş)lik çıkarmaktır. Bu anlamda EB'nin roman anlayışı tarihselleştirmeye değgin değil, yaşanabilir kılmaya değgindir. Bu noktada gerekli ayrımı yapabilmek için, tarih ve öykünün aynı anlamda kullanıldığı almanca ve fransızca dillerinde olduğu gibi (histoire ve geschichte) değil de ingiliz dilinde olduğu gibi düşünmek daha anlamlı olabilir. (hi-story, story; ingiliz dilinde tarih bir nevî üst-öykü'dür.)

Şunu diyebilirim: EB "tarihsel" kılmaz, yaşanmış, yaşanabilirmiş kılar. Bu da onun şair kimliğinin bir getirisi olsa gerek. (Bergman'da da aynı eğilimin olduğunu söyleyebiliriz: Utanç'a bakınız.) EB'nin Pamuk için sarf ettiğini işttiğim "düz romancı" nitelemesi de OP'nin "tarihsel" kılmasıyla ilişkili sanırım.

Selâmlar,

Hakkı

PS: "Gıcık antoloji"ye mi eklemeli; yoksa başka türlü mü değerlendirmeli bilmiyorum, Elma'da yer alan bir cümle dikkatimi çekti:

"Yazdıklarına yakınlık duyduğum, yıllar önce bir seminerini izlerken şahsına da sempatiyle bağlandığım, birkaç özgün düşünce kıvılcımından orta boy bir ateş yakmayı bilmiş bir filozof, Gilles Deleuze, geçen yıl kendisini pencereden sokağa fırlatarak intihar etti."

Palimpsest meselesine de EB, bir sayfa sonra değiniyor. Bkz: Elma, Örgü teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi, Sel Yayıncılık, 2001, sayfa: 44

ahmetenisbatur

Kurmaca bulmaca

Yazılı metin, bütünüyle belgesel olma savını taşısa bile, sözalan ya
da konu edinilen her kişiyi kurmaca boyutlarla donatır. Tersini ileri
süremeyiz oysa: Kurmaca kişi ille de gerçek kişilerin duplicata'sı
olacak diye birşey yok.

Yazılı metinlerin tarihi büyük karakter çalışmalarıyla dolu: Yunus
peygamber ya da Don Quijote, Kral Lear ya da Leverkuhn. Gerçek
kişilerle kesinkes ilişkileri kurulamaz kim diyebilir, kimse; gene
de, herşeyden önce kurmacadırlar.

Beni, bugün, kurmaca kişi kurmak ilgilendirmiyor. Öyle yazılmış
metinlerin bu özelliği de. Kurmaca kişilerin tarihi için aynı şeyi
söyleyemem, onlardan beslenmeyi sürdürüyorum. Gelgelelim, kendi
metinlerimde, gerçek kişilere kurmaca yüklemleriyle yaklaşmayı
yeğliyorum. Çünkü gerçek kişi denilen şeyin, kendi kendisinin zaten
kurmacası olduğuna inanıyorum.

Kurmaca konusuna, bir de yaşamöyküsü bağlamında girmek var. W.
Stevens üzerinden gelen katkı çok önemli örneğin. "Başka Yollar"ın
devamı, ikinci cildi olan "Mürekkep Zaman"ı, son işlemleri tamamlayıp
editörüne teslim ettim; nisan ya da mayıs gibi çıkacak kitap.
Yaşamöyküsü üstünde çokça düşünen bir yaşamöyküsel toplam tabii.

Forum için ilginç bir açılım noktası gelebilir bu konuda. Selim İleri
(1949), Nedim Gürsel (1951), Orhan Pamuk (1952), EB (1952) peşpeşe,
2000'li yıllarda anı kitapları ya da yaşamöyküleri yayımladılar. Ne
kadarı anı, ne kadarı otobiyografi: Ortaklıklar, ayrılıklar nerede:
Kim geleneksel, klâsik, modern, modernötesi? Neden, aynı yaş grubunun
yazarları bu döküme yöneldiler, aynı dönemde? Herbirinin 'proje'si
nedir?

Selâmlar.

EB

omertan_1999

50'ler kavşağını aşmış dört yazarın yaşamöyküsü eksenine kaykılması durumları üzerine:

Dört yazardan bir tek Nedim Gürsel'in yaşamöyküsü metnini karıştırmadım ya da okumadım. Nedim Gürsel'le Orhan Pamuk katıksız kurgusal edebiyat yapıyorlar, arada denemeler yazıyorlar, yanlış takip etmediysem. Selim İleri ise kurgusal metinlerini bir süredir ikinci plana atan bir yoğunlukta kendi anıları üzerine eğiliyor, son dönemlerde Doğan Kitap'tan yayınlananlardan önce de, belki bir kişisel ansiklopedi sayabileceğimiz kitapları yok değildi. Enis Batur ise malumumuz hepsinin içinde en çok kendisine bakanı, yöneleni. Kişisel ansiklopedinin ötesine geçip düpedüz anı diyebileceğimiz (?) metinler de kurgulamaya başladı.

Orhan Pamuk'un kurgularında kendisini kullanmayı bir kenara bırakıp (ki pek çok romanında kendisinden bir şekilde bahsettiğini göz ardı edemeyiz, biraz Paul Auster'vari bir post-modern Orhan'lar koyar metnine) doğrudan biyografiye/monografiye yönelmesi belli bir yaş döngüsünde geldi.

Enis Batur'un da doğrudan yaşamöyküsü diye tanımlayabileceği Başka Yollar'la başlayan yeni kanalı da bir yaş döngüsünü işaretliyor.

Nedir 50'nin sırrı? Bir zamanlar yolun yarısı 35 idi, şimdi bu 50'ye mi çıktı? Yoksa kişisel bir yaş döngüsü değil de, bir kuşağın mı yaş döngüsü yaşanıyor? (Bu kuşak 68 Kuşağı diye tanınan kuşağı oluşturuyor, aktif olarak 68 eylemlerine katılsın, katılmasın. Dünyanın bugüne doğru değişimini doğrudan deneyimlemiş bir kuşak. EB 18'lerinde DJ'lik yapıyordu, bunu daha yaşlı olsaydı yapamazdı, pop endüstrileri henüz bu kadar kitleselleşmemişti) Belki de dahil oldukları kültürel ortamı değiştirdi bu kuşak, ama değişim onların da beklemediği boyutlara ulaştı.

Onların gençliklerine bakıldığında Avrupa'da, özellikle Fransa'da, yeni düşünsel ve yazınsal akımlarla doluydu ortalık: Foucault'yu, Derrida'yı, Deleuze-Guattari'yi, Yeni Roman'ı, Godard'ı, Yeni Dalga'yı öğrendiklerinde onların akranlarıydılar, buraya bunları ulaştırdılar diyebiliriz. 1970'lerde istim tutan tüm düşünsel akımlar bugünün post-modern diye kısa kestirilen karmaşık dönemini hazırladı. O zamanlar ellerinin içinde kolaylıkla tutabildikleri bütün o düşünsel yeni yaratımlar, bugün kimsenin eline gelemiyor bir türlü. Milyonlarca küçük parçaya dağıldılar sanki. Böylece bu kuşak neyin ne olduğunu anlamak için oturup sakin sakin kendi anılarına dönmelerini şimdi gerçekleştirmek ihtiyacı içine girmiş oldu (olabilir).

Saygılarımla,

Mert Tanaydın

egeyisi

İzninizle, sahici/kurmaca tartışmasına bir küçük müdahalede bulunmak isterim.

EB yapıtını yaklaşık beş senedir sessiz sedasız okumaya çalışıyorum. Bu beş sene içinde, bu yapıt üzerine çeşitli düşüncelere kapıldım; bunların önemli bir kısmından sonradan vazgeçtim ve geriye birkaç düşünce aksı kaldı. Aşağı yukarı şu son bir senedeyse, aklım, işin bir yönüne iyice takılmaya başladı. O da şu ki, EB yapıtının her köşesinde esas sorun "iletişim sorunu" olarak beliriyor, diyorum. Bunu daha sonraları başka şekillerde açmaya çalışacağım. Yalnız bu konunun kurmaca/sahici meselesiyle dik açılı bir ilişki içinde olduğunu savlıyorum.

Sanıyorum, EB "susabilirdim de." derken, herşeyi, bütün yaşadıklarını, düşündüklerini, kurduklarını, onları paylaşmaksızın kendinde tutabileceğini kastediyordu. Başka bir deyişle, "sahici" hayatını, kendi sahiciliğinde bırakarak, onu dile, yazıya dökmeyerek, başka bir deyişle kurgusal düzleme, yine başka bir deyişle edebiyatın kendi "sahici" düzlemine aktarmaya çalışmayarak devam edebilirdi. Şunu demeye getiriyorum: EB'nin edebiyattaki arayışı, bana öyle geliyor ki, işin ta başından beri zaten kurmacayla sahici arasındaki ilişkiyi sorgulamaktı.

Öte yandan EB'nin palempsest kavramı hakkında söylediklerine de bu gözle bir kere daha bakmak gerekir. Bu kavramla bu kadar yakından ilgilenmesinin sebebi, sahici diyip durduğumuz şeyin, bizim sandığımızdan da sahici olabileceğini düşünmüş olmasından olabilir. Sahici derken, belli ki rastlantısallığa vurgu yapıyoruz. Palempsest kavramı, bize rastlantısal olarak görünen birçok şeyin esasen bir tarihi olabileceğini anlatır. Başka bir deyişle, sahici kişilerin yaptıklarının, ettiklerinin arkasında, bizim ilk bakışta göremediğimiz bir tarihsel omurga yeralmaktadır. Yine de bunları söylerken çok ileri gitmek istemem, yanlış da anlamayın: Sahici kişiler kurgusaldır, demeye getirecek değilim. Sahici kişiler basbayağı sahicidir işte; ama neden sahici olduklarını anlamak ve anlamlandırmak o kadar da kolay olmayabilir.

Kurşunkalem Portreler'i düşünelim. Orada portresi çizilenler sahici kişilerdir. İyi güzel de aynı kişilerin birer portresini yazmasını bir başkasına, sözgelimi Cemal Süreya'ya önersek (Laf aramızda Süreya'nın pek lezzetli "99 Yüz" kitabını okumamı salık veren Armağan Ekici; selamlar...), ortaya çıkacak sonuç bambaşka olacaktır. Her durumda bu sahici kişiler, çeşitli kodlardan (Türkçe, edebiyat, kitap, üslûp gibi) süzülerek bize ulaşır ve yine öyle, bir yere kadar sahici bir yerden sonra kurgusal olarak gözümüzün önünde belirir. Bu kez ileri gitmiş olacağım belki ama söylemeden edemeyeceğim: EB'nin Elma'da, Acı Bilgi'de, Kravat'ta (Kravat'taki "Armağan"la benim selam ettiğim Armağan arasında çok fark var; zira romandaki karakter, sahicisinden yola çıkılarak çizilmiş belli ki!) ve diğerlerinde yaptığı iş bundan çok ayrı ve farklı değildir. Şiirlerinde de bu sorunsalın çok sık belirdiğini herhalde rahatlıkla kabul edebiliriz. O nedenle de Hamit Bey'e, roman denemelerinin EB'nin diğer eserlerinden uzun uzadıya ayırsanamayacağı konusunda katılıyorum.

EB'nin "Edebiyat bir yaşam biçimidir." dediğine kaç defa denk geldiğimi düşünüyorum şimdi. Bu sözü, bir ağır söz olarak kaydetmişim belli ki bir köşeme. Oysa ağır bir söz söylemiş olmak için değil, cidden öyle düşündüğünü ve öyle düşünerek yazdığını imâ ediyordu; bunu fark edeli, itiraf edeyim, çok olmadı.

Deniz Aksoy'un sorduğu iki temel sorudan ilkinin yanıtını veremeyeceğim: EB, Cumhuriyet Kitap'ta söylediğiyle bütün roman tarihini bir kalemde çiziyor mu, bilemiyorum. Sanmıyorum, demekle yetineceğim. Ama en azından EB'nin romanla ilişkisinin sorunlu bir ilişki olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Akşama Doğru programında Orhan Pamuk'tan söz ederken "Düz romancı" ifadesini kullanmış olmakla, sadece Orhan Pamuk'a değil, romanı düz algılayanlara da çatıyordu bence. Daha sonra, roman denemesi Elma'nın, neden roman denemesi diye lanse edildiğini, zira kimi yaşanmış olaylar hakkında düzyazılardan oluşan yazılar bütünü olduğunu iddia eden Hıncal Uluç hakkında kimbilir neler düşünüyordur.

Deniz Hanım, ikinci sorusunu bir soru biçiminde formüle etmiş olmasa da, sorduğu ilk soruyla ilgili yaptığı yorumu aynı zamanda bir soru olarak algılıyorum. Şöyle demişti: "EB'nin bu tartışmaya yol açan cümlesine gelince: yazar, şahıslarını istediği her hangi bir kaynaktan seçer veya kurgularsa, bu onun bileceği iş. Bir okur olarak
bu konu benim dikkatimi çekse de romanı değerlendirmemde hiçbir
etkisi olmayacaktır, çünkü ben roman hakikatını başka yerde arıyorum. »

Açıkçası katılmıyorum. Yine Farazandeh'in dediği gibi, Elma'yı Courbet resimlerine bakmadan okumak nasıl mümkün olabilir, düşünemiyorum bile. Acı Bilgi için Klée'ye, Bach'a uğramamak bence cidden eksiklik olurdu.

Roman hakikatını başka bir yerde arayanlardan değilim. Roman hakikatı romandadır. Deniz Hanım da belki, hakikatı başka yerde arıyorum, derken bunu kastediyordu gerçi ama buradaki anlaşmazlık noktası bu kez romandan ziyade "okuma" sanıyorum. Bir romanı soldan sağa okumayı bırakalı çok oldu. Daha doğrusu çocukluğumda romanları sevemeyişimin nedeni, romanları soldan sağa okunmaktan başka çarenin olmayışının kafama bir biçimde kakılmış olmasıydı. Tam aksini keşfettiğimde neyse ki iş işten geçmemişti. Deniz Hanım'a şunu sormak isterim: EB'nin yazdıkları hakikaten soldan sağa okunaklı mıdır?

Bir de, A.Gökçenur Çelebioğlu'nun yerinde müdahalesine dair son bir kılçık daha atacağım. "Başka Yollar EB'nin ilk otobiyografik eseridir." diyorlar, "sahi" mi?

Selamlar.

Erhun

hamidfarazandeh

Bir süredir güzel, düzeyli bir tartışma devam ediyor forumda, bunu da
gruba yeni katılan Deniz Aksoy'un yaptığı çıkışa borçluyuz. Ona bir
sıcak "Hoş geldiniz" gönderdikten sonra başlatmış olduğu tartışma
doğrultusunda, düşmekte olan bir yaprağın son çığlıklarını buraya
aktarıyım dedim:

Yanlış okumadıysam Deniz Aksoy roman şahıslarının kurmaca veya sahici
kaynaklı olmalarının romanın okunuşunda bir etkisi olmayacağını
düşünüyor: Son kertede önemli olan romanın anlatı kurgusu ve
biçimidir,diyor. Bir de yazar ve okur arasında bir görev ayırımından
bahsediyor, bunu da çok açık ve anlaşılır bir dil ile ifade ediyor.
Bence Deniz Aksoy'un bütün söyledikleri kendi bağlamı içinde
tutarlıdır. Gelgelelim, benim anladığım kadarıyla,EB "kurmaca/Sahici"
ikilisine farklı anlam dağarcıkları yüklemiştir. Zaten bu farklı
yaklaşımdan ötürü "roman denemesi" kavramı ve şimdiye kadar ondan
yeşeren üç kitap gün ışığına çıkmıştır.

Önce kısaca klasik romanda "kurmaca/sahici" denklemine bir daha bir
göz atalım: Evet Yaşar Kemal'ın nasıl İnce Memed'i kurguladığı iyi
bir örnek. Bence hiç bir romancı exnihilo bir şahıs ortaya çıkart(a)
maz. Yaşar Kemal'ın çocukluğunda duyduğu halk hikâyeleri, masallar,
yaşadığı has yörenin gerçek hayatı ve çevresindeki mitoloji örgüsü
içinden çıkmıştır İnce Memed. Kendi dönemindeki eşkiyadan Kemal'ın
kafasında zaman geçtikçe bir model oluşmuş, sonrasını da o
kurgulamıştır. Demek klasik roman çerçevesinde hep bir sahici model
var, sonra kurgu başlar. Bu masumâne üretim tarzı zaman içinde farklı
yönlere doğru çekilmiş, masumluğunu büyük ölçüde kaybetmiştir:
Örneğin bir romancı da romanında bir şair koyar, bu şairin "batıcı"
olduğu vs'dan bahseder, sonra da kıyasıya eleştirir onu. Günün okuru
kimden bahsedildiğini elbet farkeder. Bu da bir tür intikam eylemi
olur. Sonra da romancı "Bunu ben değil, romanın anlatıcı söylüyor"
diye ekleyerek paçayı kurtarır. Bunların hepsi oldu, oluyor da, büyük
çapta bir sakıncası da yok.

EB'nin dediği şey ise tamamen farklıdır. Yine somutlaştırmak
için "Elma"yı ele alalım. Okur "elma"yı okumaya başladığı andan
itibaren kendini büyük bir kütüphanede bulur. Buradaki roman
şahısları – bu şahıslardan biri bir tablo da olabilir- yalnızca
metinler arası kurulan çizgiler üstünde can bulurlar: Bu kesişen
çizgilerin merkezinde ise roman bulunur. Başka bir deyişle nasıl ki
yazar roman şahıslarını bu metinler arası örgü içinde yerleştirmiş,
hatta bir anlamda keşf etmiş, sonra da kurgulamışsa, okur da en
azından ilk etapta yazarın yolunu iz'lemelidir. Bu farklı romanın
okuru da farklı türde bir okur olmalıdır, demek istiyorum.

EB'nin "Yalnızca sahici şahısların kurmaca uzantıları benim ilgimi
çekiyor" dediğini bu noktadan okumak kanımca daha gerçekçi oluyor,
çünkü edebiyat EB nezdinde baştan başa bir "arayış"tır. Dolayısıyla
artık o klasik yazar-okur ayırımı tanımlaması burada geçersiz
oluyor. "elma"yı okuyacak sanız bir de gidip Courbet, tablosu ve
genel olarak onun resmi ve Avrupa resim tarihindeki yeri,
sonra "Halil Paşa" yaşamı ve bu tablo ile bağlantıları vs hakkındaki
kaynakları okumanız gerekir. Sonra bütün bunları "elma" odağında bir
araya getirip değerlendirmeniz gerekir. Bütün bu kurgu dediğimiz
şey, böylece, yazarla okurun interaktive çalışmasından ortaya
çıkıyor. EB'nin "roman denemesi" kavramını bir de bu bağlamda
düşünmek gerekir. EB'nin kastettiği tarzda Sahici şahıslar olmadan
metinler arası okuma da mümkün görünmüyor. Son söz: EB'nin roman
denemelerini, ortaya koyduğu yapıtının diğer taşlarından ayrı
düşünemeyiz.

Selamlar, H.F.

simurgart

Mazruf: Kapalı,Gizemli, Enderuni ve" bir bilinmeyen";
an gelir mazruf <> Mekşuf olur:yani örtü kalkar,sır
ortya çıkar.
Asur uygarlığından tutun, Pers uygarlığına kadar
bütün mektuplar hep mazruf olarak alıcısına doğru yola
çıkmış,Persler insanlık tarihinde Satraplar [ kentler
ve kasabalar] arasında ilk düzenli ,hızlı Haberleşme,
mektuplaşama ağını kurmuşlar, bugün izmir,aydın ve
ege kıyı kentlerinin çevresinde bu Kral yollarının
izi olduğu gibi korunmakta, Granit taşlarla döşenmiş
ve ta Şuşa'ya [ pers başkenti]kadar uzanırdı bu
yollar,Şuşa civarında bu antik yollar tarih
sahnesinden silinmiş,ama sardes ve civarında hala
yerli yerinde duruyor.
Kasabalar ve Antik kentler arasında her an yola
koyulacak ve mektupları alıcılarına ulaştıracak
At'lı Süvariler beklerdi, bunlar belirli mesafeye
kadar yol katederlerdi ve böylece bir atlı süvarisinin
günlerce, yorulmaksızın göstereceği verimlilik söz
konusuydu.
yolunuz {eski adı sardes'e düşerse} mutlaka uğrayın ve
bir gezinti yapın,sizi mest edecek bu görkemli antik
kral yolları.
Yanınıza yolluk olarak dünya mektup edebiyatı
yapıtlarının yanısıra Enis Batur'un "Mazruf" ve
"Gönderen EB "yi de almayı sakın unutmayın.

* * *

Mazruf son üçlüden ilk okuduğum oldu, bilmiyorum
sadece tercih hakkımı kullandım sanırım:).
bir önceki iletimde 3 demiştim, 3 hurufi .evet tekrar
bir üçlü çıkışla kış ayinim şenlenıyor:yüreğine
sağlık eb !
kitap okyanus.y-dan çıktı .
Baskı kalitesi ,grafik tasarımı içerikle uyum içinde,
son dönemlerde kimi kitapların cilt ve genel
tasarımları berbat ötesi."Hıncal Uluç kapak mantığı"
hakim çoğu kitap için.

Bu kitap'da alıştığımız eb yok ! yer yer uzun ve
anlamlı "kahkaha" sesini duyabiliyor, yer yer ciddi
ciddi "tedirginligi" , yer yer kendi fiziğiyle
uğraştığını hissedeceksiniz belki.
interpersonal bir bulut hakim ,tek tek görüştüyor
sizi EB mektup değil sadece Zarf sahipleriyle.
kimi zarf güncel istekleri;problemleri ele
alıyor:mete tuncay o mektupla mutlaka ama mutkaka "bir
kitap talebinde" bulunacağı gibi.
Kimi zarf sade ve yalın :üzerinde tek harfle
karşılıyor sizi:Enis.[Oruç A.O].
Kimi zarf kıyamet öncesinin habercisi:) Bülent
Erkmen'nin zarfı gibi, ki bu zarf doğrusu bana hayal
kırıklığı yarattı, sebebi şu: özensiz bir el
yazısı,tıpkı Orhan Pamuğun Zarfı gibi,
oysa Bülent.E bildiğim en iyi Grafiker'lerden birisi.

Bu kitap bize :"irrasyonel kanaatler" hakkında da
fikirler,çözümlemeler ip uçları veriyor.
ayrıca kimi zarflar Ankisyeteye davetiye niteliği
taşıdığı EB'nin açıklamalrından belli.
ilhan Berk kendinden çok emin bir biçimde alıcının
adresini zarf üzerine yatay değil dikeyden ve zarfın
ters yüzüne üstelik yazabiliyor örneğin !

Mazruf kitabı ,adeta bir "gündüz düşü" görmeyi,
kişinin gözünün öünüe bazı imgeler,bazı Nörotik
durumları da sermeye ihmal etmiyor.

Kitap'da en çok beğendiğim ve içten bulduğum Zarf
:Sarp'a ait[ eb'nin oğlu ],
saf,pak ve biraz hepimizin babalarımıza doğru yola
çıkardığımız "özlem ve hasretin" kokusu ve ruhunu
taşıyan bir zarf.

Genel olarak şunu söyleye bilirim, artık postacılar
kapılarımızı sık çalmıyorlar,
birisine göndereceğimiz bir "mazrufumuz" varsa, biraz
özenle yollamamız gerekiyor, üzerindeki pul seçiminden
tutun, el yazımıza kadar, eskiden zarfların üzerine
iyi ve güzel yazı yazan Hattatlarımız bile vardı.

Mazrufun kimi sayfaları en zor olanı [ yüreğinize
gülücük serpiştirmeyi] başarıyor,
Prof.Enis Batur başlıklı zarf,
Homer kitabevinde EB'nin iki saat sonra yapacağı
konuşmayı bilen bir uyanık okuyucun yolladığı zarf,
ve en harika açıklama EB'ye 14 yıldır [645 yayınları
]aracılığıyla ulaşan mektupların öyküsü, detayına
girmiyeceğim Mutlaka alın okuyun yüksek gerilim
hattından "bir gülücük" demeti koparın, bugünlerde en
çok özlediğimiz ve özlemini duyduğumuz o "insani" ve
sadece "insan"a ait olan o duyguya.

Cavit Mukaddes (Jm)

simurgart

3 şair
3 benzer suret(yüz),
3 farklı evren,
Attar, Enis Batur, Shree Rajaneesh !
Attar 114 yıl güneşin doğuşunu izledi!
Enis Batur için de aynı temmeni içinde oldum hep .
Attar 112 yaşında Rubailerini tekrar gözden geçirdi ve
sevmediklerini ayıkladı,
Enis Batur sanırım o yaşta, 10 ciltlik "opera"yı
gözden geçirir,içten bile değil !
Shree Rajaneesh Üniversitedeki Felsefe Kürsüsünden
ayrılır ve 4 yıl inzivaya çekilerek sessizliği seçer,
bazen sessizlik en büyük çığlığa dönüşür .

EB'nin şiirine hakim sesi çok iyi etüd etmek
gerekir,sesin iki ayrı yönelimini kavrayarak hem anlam
bakımından, ve hem taşıdığı düşünce
işaretleri-simgeler sistem vektorundan hareketle duyu
merkezine dökülen uzun bir segah kadar tanıdık
,diğer taraftan duyusal vasfı yücelten Tın haline
dönüşür,dönüşmeli.
böyle bir ses üzerimizde "en zihni" etkileri
yapabilecek güçtedir.
unutmamalıyız ki bütün hayatımızın ritmik bir vasfı
vardır, olmalı !
düşüncelerimiz ve düşlerimiz bile bir med-cezir
fısıltısıyla gelir ;gider.
operayı ilk okuduğumda kitapda yer edinen kimi özel
işaretler,noktalamalar,
bir senfonik orkestra şefinin notalara verdiği ses
değeri gibi algıladığımı çok iyi anımsıyorum, ve
tekrar okuduğumda aynı duyuguyu yaşarım.
Borges'in içten, derin ve vurucu sesi gibi adeta:
"çok iyi hatırlıyorum Ben ve Gonzalez Lanusa ve amcam
oğlu Guillermo Joan ve Norah Lange gün batımı anını
izlediğimizde: " ve bir kaplan gibi ölüyor sonsuz
güneş" deyimimi :BORGES:[J.LBorges:ultimes
dialogues.26.bölümden.cev.jm]
"ve bir kaplan gibi ölür sonsuz güneş":borges.
"güneş doğduğunda düşünüyorum bir tanrı olmalı o
ya da yektanın ta kendisi ":enis batur.

uzak doğulu bir ressam olan Tche-Tao der ki: "fırça
ve renkler nesneleri kaostan çıkarmaya yarar".
Attar, Enis Batur, ve Shree Rajneesh: 3 fiziki yüz
benzerlige sahip şair !kaos'a,bilinmezliğe,uçlara
yönemli 3 şair.Simurg'un 7 çileli vaididen geçişine,
Shree Rajneesh inzivayla yanıt verir, tam simetirk
noktadan ama bu kez derin yaralardan geçen ve
pıhtılanmış üretim kanına alışık bir şair yanıt verir.
kaos yoktan gelen çok şeyin öteki yüzüise, "var'ın
adı resim- ve ya-şiirse:Tche-Tao haklı,kim bilir?

javid moghaddas

hamiş:"dinle bu sessizi" !